Seni görüyorum Oradasın –ağacın altındasın- nefes

almıyorsun – gözlerin açık – upuzun yatıyorsun – koca

kuşun yanında – uyuyorsun

Sevim Burak/ “Büyük Kuş”

Mâkul bir yazı olmayacak bu. Olamayacak. Çünkü daha ilk satırından mâkullüğün suratına tüküren bir romandan bahsedecek; Mavi Neşe’nin ilk romanı Soğuk Ses’ten.* Mâkullüğün bir suratı var, evet. Sakallı, bıyıklı ya da köse, ama çirkinliğinden çarpılmış bir surat bu. O kadar çirkin, öylesine çirkin ki karşısına geçip de bakmak yürek ister. Bundandır herkesin ezberden mâkul oluşu. Gözlerini kaçırarak, hiç bakmayarak, çirkinliğiyle yüzleşmeden mâkul olunabilir ancak bu cinnetin içinde.

Soğuk Ses ise tanığı olduğu çirkinliğin karşısında kendi derisini yırtan, en içine kadar deşen, aklını yitiren ama ne olursa olsun önünde dikilen çirkinlikten gözlerini bir an olsun kaçırmayan bir metin. Dahası boğazımıza kadar şıklığa, boğazımıza kadar ben’e, boğazımıza kadar ben’in şık mağduriyetlerine battığımız şu günlerde bu dünyada yaşamanın ölesiye şiddetli deneyimini, o deneyimden kendine bir kimlik kurmak için değil, deneyimle deneyimi yıkmak için anlatıyor Mavi Neşe.

“Kırılmış çocukluklara ve kadınlara” armağan edilmiş Soğuk Ses iki bölümden oluşuyor: Kara Yazı-Ev ve Ak Yazı-Merhametli Hayvanların Rüyası. Kara Yazı bölümünün karalığı evi anlatıyor oluşundan geliyor. “Ev” ise koca bir temsil, hatta müsamere. Ev karayazının kendisi. Çünkü çocuklukları kıran, kadınları hayatsız bırakan, zalimleri zalim ve tüm bunları mâkul yapan her ne varsa tohumu ev’de atılıyor. Bu yüzden Soğuk Ses dünyanın kurulduğu ve dünyaların yıkıldığı bu yeri karaya yazıyor ve bir tek cümleye sığdırıyor karanlığı: “Her şeyin provası evde yapılmıştır!”. (68)

Soğuk Ses’in anlatıcısı, daha doğrusu yazıcısı Kameracı’dır; yazdıranları ise Barcı, Sebzeci, Tavuk, Temizlikçi, Doktor, Reşya ve tüm dünya. Bu kadınların her biri birer tanık ve her biri tanığın tanığıdırlar. Ev’in öğretilerini reddetmekte buluşurlar; gördüklerini, duyduklarını, işittiklerini, yaşadıklarını mâkul karşılayamıyor olmakta başlar tanığın tanığı olmak. Sebzeci der ki: “Yüce rabbim şahidimdir ki insanları insan biliyordum. Fakat gördüm ki insanlık, kadınlar ve erkekler, kadınlık ve erkeklik diye iki kutbun cenderesinde dönüyor ve ekseriya erkekler ve erkek olmak isteyenler halinde ikiye ayrılıyorlardı.” (79) Ve devam eder: “Kadınları sevmek için bir nedenim yok, ama erkeklerden tam olarak tiksinirim! (…) Erkeklerden tiksinmemin yegâne sebebi kadınlara ve çocuklara zorla yaptıkları ve yaptırdıkları her şeydir; bu zoru neredeyse ‘hissettirmeden’ de yapmaları ve yaptırmalarıdır. Severek öldürmek onların eski icadıdır.” (90-91)

Bu yazı mâkul bir yazı olsaydı eğer, tam buraya “toplumsal cinsiyet” lafını kondururdu. Ardından erkeklik denen belanın erkeklerden ve erkeklerin toplamından farklı bir şey olduğunu anlatmaya girişirdi. Ve bu Sebzeci’nin tiksinişini ehlileştirmekten başka neye yarardı? Pek çok şeye. Hak verilmeye mesela, onay almaya, doğrulanmaya… Mâkul bulunabilmesi, mâkul karşılanması için faili sistem olarak işaret etmesi, erkeklerin tümünü aynı kefeye koymaması, aynı suçla damgalamaması gerekir çünkü yazının. Öyle ki erkek okurlar, “benden değil başka erkeklerden bahsediliyor” desin ve rahatlasınlar; “orda, o uzaktaki cahil olanlardan, bilinçli olmayanlardan, devrimci/muhalif/demokrat olmayanlardan, hiç feminist arkadaşı olmayanlardan bahsediliyor”.

Sonra akıllı olmanın ezberi en kuvvetli olanın hanesine yazıldığı şu güzide dünyamızda bazı kadın okurlar da erkeklikten bahsetmeye beş, erkeklerin erkeklikten azade olabilme ihtimaline altı puan verebilsinler. Ve “ama kadınlar da besliyor aynı sistemi”, “erkekten daha erkek kadınlar da var”, “bu bir sistem sorunu” deyip rahatlayalım hep beraber, doğruluğuna tüm aklımla tanık olduğum bu lafların herhangi biri erkekleri erkeklikten ayırıyormuş, elimizi sallasak erkekliğinin kahrına düşmüş erkeklere çarpıyormuşuz gibi. Ama dedim ya bu yazı mâkul olamayacak. Hak verişleriniz, onaylarınız, takdirleriniz sizde kalsın bu seferlik. Ben şimdi Sebzeci’nin sesine kulak vereceğim.

Sebzecinin sesi ev’in dışına çağırıyor çünkü. Romandaki tüm kadınlar ev’in dışına çağırıyor. Soğuk Ses birinci perdesi “Antre-Evrendeki Çatlak”, ikinci perdesi “Mutfak-Paralel Evren”, üçüncü “Hol-Yaralı Evren” ve dört “Kiler-Çözülen Evren” olan dört perdeli, dört bölmeli, dört odalı, dört evrenli bir ev kuruyor Kara Yazı bölümünde. Kadınların kadın, erkeklerin erkek, yoksulların yoksul, zalimlerin zalim olmayı öğrendiği ev dünyanın bilgisinin, kime kaç metrelik yaşam biçildiğinin, hangi yaşamların birbiriyle konuşabileceğinin ilk öğretilerinin bedenlere kazındığı yer. Zulmü normalleştirmenin, zulmü mâkul karşılamanın, zulmün adına yaşam demenin öğrenildiği bir daracık ve koskoca kapatılmışlık ev. Aşağılanmaktan, hapsolmaktan ve yaşamamaktan deliren kadınların yok varlıkları üzerine inşa edilmiş, kaybettiği, kaybettirdiği, delirttiği, ayakaltından çektiği kadınlardan tuttuğu skorla daha da hızlı, daha de pervasız dönen dünya-ev. İşte bu yüzden “…ve Reşya usumuza bir kelime üfledi; vahdet! Ve Doktor ‘kaybedilen akılarla neler yapılıyor biliyor musun?’ dedi. ‘Biliyorum onunla dünya kuruluyor, gördüğün dünya o kayıp akıllarla kuruluyor,’ dedim. ‘Kayıp akıllar nereye gidiyor sanıyorsun, her zalim psikoloji bilir, her mazlumun aklı bir zalimin elinde dünyayı kurar,’ dedim.” (65)

Mâkullüğü elden bırakmak işte bu yüzden ev’in dışına çağırır. Romandaki kadınlar, Sebzeci ve diğerlerinin yoldan çıkmışlığı, verili olana, sunulana, üçüncü sayfaya sıkıştırılana, komşudan işitilene, bir dünya açıklığında başlayıp, daha sonuna gelemeden daralıp ufalıp normalleşen zulüm hikâyelerine anlatıcı da dinleyici de olmamayı seçmişliklerinden gelir. Ne Soğuk Ses’teki kadınlar ne de Soğuk Ses hikâye anlatır. Hikâye mâkul olanla ilgilidir çünkü, mâkul kılmaya yarar. Soğuk Ses ise kendi kendini kırıp bozarak ihlal eder dünyanın ev’de hikâye edilmiş, prova edilmiş, sahnelenmişliğini.

Perde perde hollerde, antrelerde, kilerlerde, mutfaklarda gün durmaksızın yeniden kurulur Soğuk Ses’te. Yoksul ve yoksun olmak, temizlemek, kaybetmek, delirmek, susmak, doyurmak, kendi kapatılmışlığının içinde oradan oraya koşturmak yapar kadınların gününü. Günün ve gecenin ve dünyanın adını koyan ise yemek, doymak, kirletmek, vurmak, parçalamak, kapatmak, haz koparıp almak, haz satın almak, bir bedeni yırtarak ondan haz sökmek, kopardıkça, söktükçe, parasını verip aldıkça, karşıdaki varlığı lime lime kendinin kıldıkça artan bir hazla muktedir olmaktır. Ve tüm bunlar öylesine mâkuldür ki gazetelerin bu mâkullüğe ayırdığı sayfaları vardır. Bunca tecavüz, cinayet ve işkencenin arasında aklın sınırları ajanslara kadınların fail olduğu haberler düşünce zorlanmaya başlar ancak; cani anneler, şeytan kadınlar, tecavüzcünün kafasını köy kahvesinin önüne bırakan kadınlar manşetlere taşınır günlerce. Nevinler dünyayı kesmiş, bir dünya açmışlardır. Acilen kapatılmalılardır.

Soğuk Ses’e öykünelim mi bir iki dakika? Alıştıklarımıza şöyle uzaktan, dünyalı olmayan birinin gözünden bakalım mı? Her gün gazetelerde onlarcasını okuduğumuz, cık cıkladığımız zulümlerden yalnızca birine yaklaşmayı deneyelim mi birlikte?

Erkekler var. Çocuklara, kadınlara, hayvanlara ve bazen de başka erkeklere tecavüz ediyorlar. Evlerde, tenha sokaklarda, bir ıssızda, köy meydanlarında, gözaltı odalarında, bazen teker teker bazen hep birlikte tecavüz ediyorlar. Kızlarına, oğullarına, buldukları hayvanlara, kardeşlerine, annelerine, gözaltına aldıklarına, cezaevinde tuttuklarına, köy meydanına yatırdıklarına tecavüz ediyorlar. Erkekler var.

Kız oğul kardeş anne tecavüzleri, kan bağının birincil tecavüzleri sır gibi saklanıyor. Akrabalık zemini ise daha kaygan. Sır tutulanı var, bilip birbirlerine bıyıkaltı gülücükler gönderteni var, öldüreni var. Erkekler var. Bazen aynı çocuklara yıllarca tüm bir şehrin, kasabanın erkekleri tecavüz ediyorlar. Kimsesiz ve yoksul çocuklara. Bu erkeklerin her biri birbirini biliyor. Yolda karşılaşıyor, selam verip selam alıyor, hoş beş ediyorlar. Sakladıkları değil paylaştıkları bu sırla dünya dünya oluyor; yetmiyor ev’e gidip kadınların ve çocukların üzerinde dünyayı yeniden kuruyorlar.

Erkekler var. Emir kulu olarak tecavüz ediyorlar, bir “teröristi” konuşturmak, bölücüyü “çözmek”, karşısındaki vatan hainine kimin patron olduğunu göstermek, patronum patronundur dedirtmek için. Emri alıyor, tecavüz ediyorlar, vatan aşkıyla, devlete hizmetin gururuyla, üniformalarının şerefiyle göğüslerini şişiriyorlar, kabarmışlarını indiriyorlar. Devletimizin bekası için.

Erkekler var. Hayvanlara tecavüzler ediyorlar. Fıkra diye anlatılıyor memleketimizde. Fıkralar köylerin hanesine yazılıyor, bilhassa orda uzakta “doğu’daki” köylerin. Batının veterinerlerinin de anlatacağı çok hikâye var oysa, ama onlar niyeyse fıkra gibi tınlamıyor kulakta. Mâkul karşılanabilirliğin coğrafi sınırı aşılmış oluyor herhalde. Erkekler var. Bazıları vatandaşlık bilinciyle dolu. Her işlerini yasal zeminde hallediyor, tecavüzün yasal sınırlarının dışına asla çıkmıyorlar. Tecavüz ediyor olamazlar neticede, devletin güvencesi altında en meşru kocalık haklarının tadını çıkarıyorlar.

Erkekler var. Ceplerinde paraları varsa birlikte “çapkınlık” yapıyorlar. Parasını bastırıp seks satın alıyorlar, canları kimden isterlerse. Bu bile hazlarını tatmin edecek kadar muktedir hissettirmeye yetmiyor bazılarını. İşin tadı kaçıyor rıza girince içine. Rızayla verilmeyen bir şeyi sökerek almak, kanatarak, parçalayarak almak için dövüyor, tecavüz ediyor, işkence ediyor, öldürüyor, öldürdükten sonra bir daha tecavüz ediyor, otoyol kenarlarına atıyorlar işlerini görmüş bedenleri.

Erkekler işlerini görüyorlar ve bütün dünya oturmuş izliyoruz. “Caydırıcı yasalar” diyor birileri, “cehalet efenim cehalet” diyor öbürleri, “şu devrimi bir yapalım, sonrası kolay” diyor daha başkaları, “geri kalmışlık” deyip “eğitim şart”ı ekliyor biri mutlaka. Her birimiz mâkul mâkul konuşup, tartışıyor, anlamaya, açıklamaya çalışıyoruz bu cehennemi. Erkekler var. Bir de soğuk bir ses.

Soğuk Ses ne bu cehennemi ne tecavüzü ne erkekleri ne de mağduriyetleri hikâye ediyor. Soğuk Ses zulme yaklaşıyor ve zulümle aramızdaki o yalandan mesafeyi kapatıyor. Bunu dille, bunu kurguyla, bunu hem dilin hem kurgunun durmaksızın kendini ihlaliyle yapıyor. Ama bu süreğen ihlalin ortasında bir an var ki şu baştanbaşa zulme kesmiş dünyanın bütün yükünü omuzluyor. Bir gazete haberiyle…

Bir kadın, -hangisi olduğunu okuyunca görürsünüz- gazetede okuduğu bir tecavüz haberiyle çıkıyor yoldan, çıkıyor kapatılmışlığından, ev’den. Kendi maruz kaldığı zulümle değil, mağduriyetiyle değil, kendisine tecavüz edilmiş olduğu için değil. Küçük bir haber, birkaç kısa cümle ve failin daha da küçük bir fotoğrafındaki kısa bakışıyla çıkıyor mâkullüğün, ondan beklenin yolundan. Adamın yüzündeki “zavallı” ifadeyle, gözlerindeki “zavallı” bakışla, tecavüzcünün, katilin, failin seçmemiş, tercih etmemiş, bilmemiş de kendi failliğine mecbur kalmışçasına failliğinin altında ezilen, aynı anda zalim ve mazlum, fail ve kurban olabilmesindeki zavallılığında durduruyor dünyasının dönüşünü kadın. O zavallılıkta bir davet buluyor: “Seçmek bilinçle yapılır; kötülük akıl gerektirir, eksik akıl! İşte o eksik, fotoğraftan bakar ve çağırır!” (89)

Soğuk Ses’in alamet-i farikası tam burada yatıyor bana kalırsa. Anlamıyor Soğuk Ses, göstermiyor, açıklamıyor, vah vah demiyor; kulak veriyor, çağrıyı duyuyor. Wittgenstein Mavi Kitap Kahverengi Kitap’ta bir sahne hayal eder**. Acıyı düşünmek için kurduğu bu sahnede gözlerini kapatıp acıyı sol eline çağırır. Ve biri ona, sağ eliyle sol elinin acıyan yerine dokunmasını söyler. Söyleneni yapar. Sağ eliyle acısına dokunur. Gözlerini açtığında komşusunun eline dokunmaktadır. Başkasının, başkanın, başkalığın bilgisiyle işaretlenmiştir kişi. Soğuk Ses bu işaretleri bedene yerleştirir:“Bedenin içinde durmayan, sakinleşmeyen, kandırılmayan ama ertelenen bir ‘şey’ var. ‘Şey’ evet, ‘şey’ kaçılan ‘şey’. Ertelenen. Bir bilgi.
Evet, ev erteler.
Çıkmak lazım!” (148)

Ev’den çıkmak, mâkul karşılamayı bırakmak, cehennemin cehennemliğini tanımak, çağrıya kulak vermek, başkasıyla işaretlenmişliğini görmek, bu işaretin sorumluluğunu üstlenmek, kendi esaretinde hapsolan bir tanık olmaktan da kurtarır kişiyi, romandaki kadınları. Tanığın tanığı olmak karayazıdan akyazıya giden yoldur. Kadınlar birbirlerine ve birbirlerinin tanıklıklarına tanık olarak yüklenirler dünyanın zulmünü. Zulmü yüklenmek hayata sahip çıkmaktır artık: “Cümlesi az hayatların insanlarıyız. Ve bu yüzden cümlesi daha az hayatların kızlarıyız. Ve işte bu sebepten hayat biziz.” (94)

Romanın “Ak Yazı” bölümü ise Merhametli Hayvanların Rüyası’dır. Merhametli hayvanların rüyası, Yedi Işık Kitabesi’dir. Yedi bölümde yedişer güzel bilgiyle yeni bir dünya kurar merhametli hayvanlar. Baştan sonra bir ihlal olarak örülmüş bu metin, yedi solukluk bir mümkün yaratır ihlalin kalbinde, bu rüyayla birlikte. Ve Mavi Neşe ilk kitabı Kar Beyrut Kar’daki hikâyelerinde***  başlattığı direnişe yeni bir soluk üflemiş olur.

Kar Beyrut Kar, “bütün kategorilerin karşısında, tekilliğini talep eden, tekilliğini ele geçirdiği anda tekillikten vazgeçen, bin bir türlü bölünmüş, bin bir türlü hiçlenmiş yaşam deneyimini, bölenleri, hiçleyenleri işaret ederek anlatan” bir ilk kitaptı.**** “Hikâye etmenin iktidarını elinin tersiyleiterek, hikâye etmenin barındırdığı imkânları ihlâl” ediyor, “kendini kurduğu anda bozuyor, iktidara talip olmayan bir anlatı geliştirerek deneyimi dış dünyaya tercüme etmeyi reddediyor”du.

Soğuk Ses ise romanın tüm kurallarını, başka bir deyişle makullerini ihlal ediyor. Mavi Neşe Rilke’den, William Blake’den, Rimbaud’dan kelimeleri, dizeleri, satırları kendi metnine taşıyor, kendi metniyle yaklaşıyor onlara, kendi yazısıyla cevap veriyor dizelerdeki çağrılara. Baştan sona kelimeyle kurulmuş bir metin Soğuk Ses. Yaşamla hayatın, insanla beşerin başkalığını tanıyan, yarıkların “yargın”, batışların “batkın” ettiği, “buncağız”ların kıymetini bilen, kelimelere inanan bir metin. Romanın tüm unsurlarını bir bir görüp tanıyan, onlara yaklaşan bir metin. Antrenin, mutfağın, holün, kilerin başka dillerinin olması da bu yüzden; erkeklere ait, erkeklerin buluşu, erkeklerin kıymetlisi zamanın parçalanışı, un ufak edilişi de; ev’in değil ama romanın Salon’a açılışı da…

Birbirlerine baka baka karanlıklarıyla birbirlerini karartıp, birbirlerinin sırtını sıvazlaya sıvazlaya vahşileşen erkeklerin ve onların dünyasının tüm arka bahçelerini görmüş kadınların, çocukların, hayvanların dillerini arka bahçede arıyor Soğuk Ses. Edebiyatın da dünyanın da mâkul ve makbullerini ihlal etmesi bu yüzden. Ve bu yüzden “şık” değil Soğuk Ses. Kolay değil. Yutulmuyor, boğazınızda kalıyor, konforunuzu tehdit ediyor, rahatınızı kaçırıyor.

Tecavüzcünün kafasını elindeki taşla vura vura parçalayan çocukları ya da ellerinde bıçaklarla yaralarının müsebbiplerini, dünyanın muktedirlerini arayan kadınları üçüncü sayfalarda okuyamazsınız. Mâkul gelmedi mi? Korkmayın! Öldürmeyi, cinayeti, intikamı öğütlemiyor Soğuk Ses. Yine de not düşüyor aklımızın en yitik noktasına:
“İnsan öldürürken bilemeyebilir ama düzerken bilir” (73).

Hazal Halavut (Bu yazi Mesele dergisinin Aralik sayisinda yayimlandi)

* Mavi Neşe, Soğuk Ses. İstanbul: Pan Yayıncılık. 2013.
** Ludwig Wittgenstain, Mavi Kitap Kahverengi Kitap. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları. 2007.
*** Mavi Neşe Gölcük. Kar Beyrut Kar. İstanbul: Agora Kitaplığı, 2005.
**** Hazal Halavut, “Savaşın Gölgesinde Hikâye”. Mesele, Sayı 37: Aralık 2009.